8 Temmuz 2012 Pazar

Ben biramı içerim...



Maçın başlamasına sadece 2-3 saat kaldı, "artık çıkalım, geç kalacağız" diyorum babama. Heyecanlıyım, hayatımın ilk yurtdışı deplasmanındayım ve birkaç saat sonra 60 bin Alman'ın arasında takımımı destekleyeceğim.

Bu hikayeyi anımsadığımda ilk görüntü havaalanında beni götürecek uçağa camın arkasından baktığım kare. Sanırım o an artık gerçekleşeceğine inandım ve heyecanlanmak için serbest bıraktım kendimi. Uçağa bakıyordum. Bir de etrafımdaki taraftar profiline. Saat gece 12 olmuş. Charter uçakla gidiyorum, ancak o saate ucuz bilet bulundu. Etrafımda benden birkaç yaş büyük 30-35 yaş arasında bir profil var, çoğu çift olarak seyahat ediyorlar. O an ne kadar özendiğimi anlatamam o Galatasaray forması giyinmiş uçağa binmek için sırada olan çiftlere.

Gecenin bir yarısı, hatta sabaha birkaç saat kala Hannover'e indik, babam beni arabayla alıp Hamburg'a geçirecek. Üzerimde Galatasaray forması, acaba gümrük memuru bir puştluk yapar mı tereddütündeyim ama çıkartmadan formayı pasaportumu uzatıyorum. Şöyle bir bakıp "maç için mi geldiniz" diyor. Memnun ve oldukça net bir ifadeyle "evet" diyorum. Arkasından beklenmedik cevap geliyor Alman polisten, bıyık altından gülerek muzip bir ifadeyle "iyi şanslar diliyorum, umarım kazanırsınız."

Bir de bize derler birlik olamıyorsunuz, yok Avrupa'da Türk takımı oldu mu kim olursa olsun desteklenmeli, bakın avrupalı nasıl yapıyor bu işi diye. Bilader madem öyle neden Hannover taraftarı olan polis "Umarım kazanırsınız, iyi şanslar" dedi bana?

Uzatmadan Hamburg'a geçiyorum, sabah saat 10, uyandım ama kafa tam yerine gelmemiş, heyecan var biraz ama daha tavan yapmadı. Kalkıp birşeyler yiyorum, derken öğlen oluyor babam geliyor işten. Öğle yemeği muhabbet derken saati 4 ediyoruz. Maça 2 saat kala çıkıyoruz evden. Çıkmadan forma giyme-giymeme tartışması yaşanıyor. Sonuç olarak giyinip çıkıyorum tabi, ama önlem olarak bir yağmurluk var yanımda, ne olur ne olmaz, ilk deplasman, adama "yapma, etme" de desen anlamayacak!

Bizi stada götürecek metroyu bulduğumuzda rahatlıyorum; zira metroyu davul seslerini takip ederek buluyoruz caddeden itibaren, yeraltından gelen seslerin en yoğun olduğu bölgede merdivenlere binip metroya iniyoruz. Sonrasındaki görüntüleri ben daha Türkiye'de Arena'ya giderken metroda görmedim. Meşaleler yanmış, Almanlar kenara açılmış cep telefonlarıyla bizimkileri kaydediyorlar. Yer-gök sarı-kırmızı.

Stadın durağına vardığımızda çıkıyoruz tekrar yer üstüne, körüklü otobüslere biniyoruz son 1 km yol için, ücretsiz ring seferle metronun gidebildiği son noktadan stada taşıyorlar taraftarları.

Sene 2009, Arena falan yok, ben öyle bir stad görmemişim, görmüşüm de Barcelona'da bir iş gezisinde gördüğüm boş Nou Camp görmüşüm. Bu öyle değil, Arena yahu, dimdik tribünler 60 bin koltuk, gözlerim doluyor içeri girdiğimde, hemen fotoğraflar çekiyorum. Girerken ne üst baş araması var ne de polis. Yürüyüp giriyoruz içeri. Bu arada 60 bin dediysem öyle bizimkiler gibi değil. Versinler bir Türk'e, oraya 90.000 koltuk sığdırır, her koltukta çift kolluk var, kolluklarda sinemadaki gibi içecek için delikler var, var da var. Çok geniş oturuyorsun yani, gol falan olmazsa kimse ayağa kaldıramaz seni.




Sonra bakıyorum tribünler boş, yahu tribünler doluyken birkaç kare poz alıp oturayım diyorum, yok. Maça 10dk kaldı ancak 15bin kişi varız onun da 5bin kadarı Türkler, biziz zaten. Son 1-2 dk kala doluyor stad, yahu kaşkolumu bağladım bir içeri girdim çıktım su aldım döndüm, o kadar. Kaç dk tutar bunlar hadi en fazla 3-5 dk. Döndüğümde 1 tane boş koltuk yoktu tribünlerde. Yerimiz orta saha çizgisinde, hem de alt kat arka sıralar, locaların önü. Arkamızda da bizim kulübün locası var. Adnan Başkan, Haldun Üstünel hepsi oradalar. Golde adamlarla sevindik yahu daha ne olsun.

Keyifli başlıyor maç, iki takım da saldırıyor, ama başlarken çektiğimiz üçlü büyük özgüven veriyor bana. O güvenle bağırdıkça bağırıyorum, o rahat koltuklarda bile oturamıyorum, sürekli zıplıyorum her pozisyonda. Neticede de ilk yarının son dk.sında Lincoln'un uzaklaştırdığı topta kontraya çıkıyoruz, Ayhan kaptan atıyor golü! Böyle bir sevinç yok, böyle bir heyecan yok. En önemlisi, böyle bir keyif yok. Almanya'da Almanları eziyoruz. Yahu sanki bütün stad bizim, herkes ayakta, meşaleler, bayraklar. Bir üçlü çekiyoruz ki Hamburg inliyor, yanımdaki Almanlar'ın başları ellerinin arasında, yıkıldılar. ilk yarı bitti, keyfime diyecek yok. Ev sahibi taraftarlarla muhabbetteyim, babam ters ters bakıyor "birşey mi diyorlar, gireyim mi" bakışarı atıyor, herşey yolunda diye işaret ediyorum.




İkinci yarı başlıyor, ben sanıyorum ki cennette 45dk şeklinde geçecek, attıkça atacağız. Ama kazın ayağı öyle değil tabi, ilk 10 dk.da kırmızı kart görüyoruz, adamlar da saldırdıkça saldırıyor. Sanki etraftaki Almanlar mı çoğaldı ne? O televizyonda izleyip hayran olduğum sesler kulağımda çınlıyor. Atağa çıkıyorlar, sert şut yandan çıkıyor, aaaaa, whuuuu, uuuuu, ooooaa. Aman ne sesler, sürekli bir uğultu. Derken şahane de bir gol atıyorlar. Aman yarabbi, ne çok Alman varmış orada? Çöküyorum, ortalık inliyor. Yahu biz inletiyorduk ortalığı herkes bizdendi hani? Kulakları sağır edecek gol sevincinden sonra da marşlara başlıyorlar. Hamburg'lu fanatiklerin oturduğu kale arkasında bayraklar, pankartlar çıkıyor, ortalık savaş alanı gibi, sürekli atak yapan Hamburg, direnen bizim aslanlar. Ama o uğultular, her gol kaçtığında çıkan sesler ölene kadar çıkmayacak beynimden. Derken 2'yi yiyoruz, müthiş bir ses, eyvah yandık 5 olacak diyorum, zaten eksiğiz. Aa yememişiz, üst direk, çizgi derken uzaklaştırmışlar. Ona sevinemeden kaleciyi geçiyor Guerrero, pasını veriyor, boş kaleye şutu çizgiden çıkarıyor yine defans. Arkasından son 20dk Olic giriyor. Eyvah ki ne eyvah. Ama yok, direniyoruz, 1-1 bitiyor maç. Maçtan sonra bir süre terlemeye devam ediyorum. Kolay değil tabi.

Maç sırasındaki adamı anımsıyorum, omuzuma dokundu onların golünden birkaç dk sonra. Omuzları dikip döndüm, herşeye hazırlıklıyım. "Hakem hatalı attı Emre'yi" dedi. "Bence kırmızı kartlık pozisyon değildi. Zaten siz iyi gidiyordunuz, o kart olmasa yenerdiniz. Şimdi bile İstanbul'da turu geçeceğinize eminim" dedi. Aa, bilader sen hangi tarafı tutuyorsun? bu ne rahatlık yahu? Biraz yorumlaştık, eyvallah dedim döndüm. Maç sonunda da İstanbul için başarılar dedi, ayrıldık.

Maç çıkışı stadın önü ana baba günü, kimse gitmiyor. Neden gitmiyor bu insanlar dedim. Meğer maç sonrası otururmuş onlar. Ne kadar güzel değil mi? Bütün düşünce yapısını anlatmıyor mu bu hareket? Sonuç ne olursa olsun eğleneceğim demek değil mi bu? Herkes maç sırasında geliyor, ama maç bitiminde kalıyor orada, zaten hemen çadırlar kuruluyor. Biralar, patetesler, sosisler... Taraftarlar sohbete dalıyor stadın bahçesinde, böylelikle de yavaş yavaş dağılıyorlar, hem muhabbetlerini yapıyorlar, hem 1-2 biralarını içiyorlar. Bazıları maçın kritiğini yapıyor, bazıları da havadan sudan sohbet. İnanamıyorum, yahu 1-1 bitti maç, haftaya elenmeniz muhtemel, neden mutsuz değilsiniz?

Biz bira işini pas geçip eve dönmeye karar veriyoruz. Bir tünelden geçip otobüslere binilen yere gideceğiz. Tamam da o tünelde meydan muharebesi çıkar. Hem onlar hem biz aynı tünelden mi geçeceğiz? Yahu ortam gergin kırmızı kartlar, goller. Turu kim geçecek belli değil. Eyvah diyorum, bismillah çekip giriyorum tünele. Cep telefonumu çıkartıp başlıyorum video çekmeye, olay çıkacak ya, yakalayım bari. Bizim reislerden biri atılıp bir Alman tribün lideri kıvamlı, hacimli bir arkadaşa "öpücük için teşekkürler, bugün bir öpücük aldık, haftaya işi daha ileri götüreceğiz, İstanbul'da bitireceğiz" diyor. Hemen babamı dürtüyorum, geri çıkalım büyük mevzu var öleceğiz diye. Adam bizimkine doğru yürüyor, yaklaşıyor ve elini uzatıp selamlaşıyor samimi bir şekilde. "İyidiniz bugün, İstanbul'a pek ümidimiz yok, siz geçersiniz ama belli olmaz" diyor, gülüyor ve gidiyor.

Şok üzerine şok yaşıyorum. Nasıl bir kültürel tramvadayım anlatamam. Yahu neden kimse kavga etmiyor. Maçın sonucu neden kimsenin umurunda değil. Herkes bira içiyor gülüşüyor. Kavga eden yok, alışamadığım, hatta yadırgarıdığm düzeyde bir medeniyet var. Olanları zihnimde İstanbul'a, Mecidiyeköy'e taşıyorum, orada yaşıyorum olayları. Birsürü ölü çıkıyor, sadece yaralılarla bile kurtaramıyoruz işi.

Bu arada etrafta hala polis yok. Sadece 1-2 memur ellerinde uzun monopodlar, ucunda video kayıt cihazları ile geziyor. Döndüre döndüre 360 derece yüksek kalite görüntü alıyorlar. Birşey olsa bile müdahale etmezlermiş. Zaten yapanlar belli. Öyle yargılanma süreleri de yılları bulmuyor. Ertesi gün içeridesin, yiyorsa birine bir fiske vur bakalım. Tüm bu medeniyet ortamından kafamdaki ilkel düşüncelerle çıkıp eve geliyorum. Alışamıyorum, anlayamıyorum, ama gayret ediyorum anlamak için. Ve takdir ediyorum.

Özellikle bütün muhabbetin, içkilerin maç sonuna bırakılması şahane. Adamlar net bir şekilde ben buraya maçımı izleyemeye, spor seyretmeye ve takımımı desteklemeye geldim diyorlar. Kazanmaya değil, takımlarıyla olmaya ve futbol izlemeye geliyorlar stada. Ve diğer detaylara takılmıyorlar. O gün bu gündür hep o kafaya erişmeye çalışıyorum. Zihniyet belli, kim kazanmış kim kaybetmiş kafaya takmam, ben biramı içerim...

D.E.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder