2 Eylül 2014 Salı

Kırmızı Melekler

"Bu takıma hap, hatta iğne şeklinde özgüven enjekte edilmesi gerekiyor."

Sahadaki diziliş berbat. Hani derler ya "gol geliyorum dedi" diye, işte o gol "gelmiyorum, gelmiycem, kuruyup gitsem de gelmiycem" diye bağırıyor takımda. 

Önce defans hatası, arkasında da rakibin dalga geçercesine omuzuyla attığı gol. Yazlık yerlerde kızlara hava atmak için yapılan enstantaneler gibi... Adam Manchester United ceza sahasında o kadar rahat ki, düşündü, seçeneklerini değerlendirdi, ve omuzda karar kıldı. United omuzla gol yedi 3.lig takımından.




Bu takımda gol, "geliyorum" diye bağırmıyor, bağıran takımın kendisi, "gol yiyiyorum" diye bağırıyor rakibine. "Ben öyleyim işte, zorla, atarsın" diyor. Zaten o güvensizliği görünce yükleniyor rakip. Hep Türk takımlarını eleştiririz, rakibini şaha kaldırdı diye. İşte öyle ManU. Kuzuyu kurda çeviriyor. Bu açıdan bakıldığıda ligdeki rakipleri çok şanslı.

- Bunalımda mısınız? O halde Kırmızı Melekler'i arayın. Gelip size kendinizi iyi hissettirsinler...

- Gol orucunda mısınız? O halde Kırmızı Melekler'i arayın. Derdinize derman olsunlar...

- Takımınız motivasyon sorunu mu var? O halde Kırmızı Melekler'i arayın. Takımınız şaha kalksın...

Manchester United’ı yenmek iyi bir özgüven kaynağı tabi. Gerçi son dönemde Premier Lig takımları arasında pek popüler olduğundan eskisi kadar havalı değil. "Yenmeyeni dövüyorlar” kalıbının ötesine geçmiş durumda mevzu.

United ileri topu taşıyacak adamı aldı, Di Maria (o parayı hak etmiyor olsa da.)  Rooney ve Van Persie gol işini halleder. Ama defans SOS veriyor. Sos derken cidden sos. Manchester güzel bir yemek gibi, defansı da o yemeğin cazibesini artıran sos kıvamında. Tok olsan, sos kanına giriyor bozuyorsun diyeti, dalıyorsun allah ne verdiyse.

Transferin son gününde bir de Falcao geldi. O adama tek başına ayrı bir makale yazmak gerek. Futbola açlığına hayranım. Her maç öncesi iki gün top göstermiyorlar sanki, öyle saldırıyor. Eminim İngiltere'de başarılı olacak.

Fakat Van Gaal dahil kimsenin anlamadığı, veya çaresiz kaldığı nokta, takımdaki defans sorunu. Hem Vidic hem Ferdinand'ın gittiği sene Avrupa'nın en iyi stoperlerinden en az birini getiremezsen sonuç böyle olur! Ve transfer döneminin kapanmasıyla umutlar gittikçe tükeniyor. Tek umut, eğer toparlanırlarsa, takımın yediğinden daha fazla gol atmaya muktedir olacak kadar hücumcu barındırması.





28 Ağustos 2014 Perşembe

Kaderde Varsa


Buyurun Şampiyonlar Ligi’nde Galatasaray'ın muhtemel rakiplerinin olduğu torbalar. Playoff turunun tamamlanmasının ardından taze taze hazırlandı. 

Galatasaray için birinci torbadan ‘istediklerimiz', ikinci ve dördüncü torbadan ‘istemediklerimiz' seçilebilir. 

Birinci torbadan sırasıyla Benfica, Porto veya Atletico gelirse tadından yenmez. İkinci torbadan PSG, Dortmund, Juve veya City olmasın, diğerleri aynı seviyede takımlar zaten. Son torbadan Roma ve Monaco dışında hepsi olur. 

Bir de uğur yapıp seçme bir grup yapalım;

Benfica
Shaktar
GALATASARAY
Maribor

Tabi şöyle bir durumun da (Allah korusun diyerek) ihtimaller arasında olduğunu hatırlatırım;

Barcelona  
Dortmund
GALATASARAY
Roma






10 Şubat 2014 Pazartesi

Esas Ben Adalet İstiyorum

 
Ülkede herkes adalet istiyor, son dönemde moda bu sanırım. Siyasetçisinden sanatçısına, sivil vatandaşından emniyet müdürüne, cemaat liderinden başbakanına, futbolcusundan kulüp başkanına kadar herkesin tek isteği adalet. Tamam da siz ne kadar adilsiniz de adalet istiyorsunuz. Daha önce ne kadar adil bir hayat yaşadınız, adaleti "ileride ihtiyaç duyabilirim" diyerek ne kadar savundunuz da şimdi göğsünüzü gere gere "adalet istiyorum" diye bağırıyorsunuz.

Esas ben adalet istiyorum! Dün akşam televizyonlarda bağıran Aziz Yıldırım'dan çok daha fazla istiyorum hem de. 3 Temmuz 2011'den beri algılarımızla öyle oynadılar ki, kime kızacağımızı şaşırdık, daha doğrusu unuttuk, unutturulduk. Yahu şike yaptığı yetkili mahkemelerce onanan Aziz Yıldırım devrim lideri oldu resmen. Şimdi o mahkemelerin güvenilirliği tartışılıyor, doğru, belki delillerde oynanmıştır veya haksızlığa uğratılmıştır bir şekilde. Ancak suçlu olduğu en azından şimdilik sabit olan bir kişinin bu kadar fanatikçe arkasında durmak sağlıklı mı?

Fenerbahçe taraftarları hükümete kızgın, öfkeli. En son çıkan rüşvet ve yolsuzluk olayına rağmen hükümetin oylarının düşmemesine kızıyorlar. Ancak bu arada kendileri de şikeden hüküm giyen Aziz Yıldırım'ın kayıtsız şartsız arkasında olduklarını söylüyorlar. Bu nasıl bir ironidir? "Hükümet yolsuzluk yapsa da oyumu veririm" diyen vatandaştan farkı nedir bu zihniyetin? Ya da yolsuzluk sandıkta çözülmez diyip Aziz Yıldırım tarihi farkla başkan seçildiğinde "artık muhalefet sussun" demek nedendir?

Hatırlıyorum. Dün gibi net bir kare var gözümün önünde; Şükrü Saraçoğlu Stadında Başbakan'a ADAM GİBİ ADAM pankartı açılmıştı. O zaman çoğu maçlarına giderdi Başbakan Fenerbahçe'nin. Hatta bu yüzden Galatasaray taraftarı tepkiliydi hep. O konumda birinin tarafsızlığını koruması gerekir derlerdi. Peki şimdi soruyorum, ne oldu, ne değişti? O günlerde biz Fenerbahçe'yiz, Atatürk'çüyüz, tarafsızız demeçleri veriliyor muydu? 



Bir diğer soru; o pankartlar yönetimin bilgisi ve izni olmadan açılabilir mi? Şimdi ne oldu da birdenbire böyle Atatürk'çü bir takım oldu Fenerbahçe? Veya daha önce değil miydi? Bu yazılanları düşününce Fenerbahçe'ye hala 'sadece' Atatürk'çü olduğu için mi saldırıldığını düşünüyorsunuz? Yoksa bu muhtemel suçluların yalnız kalmamak için tasarladığı bir algı oyunu muydu? İsterseniz bir de Beşiktaş'a bakalım;

Aynı süreçte Beşiktaş'ın da yöneticileri ve hatta teknik direktörü tutuklandı. Ne yaptı taraftar? "Biz masum olduğunuza inanıyoruz ancak aklanana kadar Beşiktaş'ımızdan uzak durun" dedi. Ve aynen böyle yapıldı. Sonuç olarak aklanamadılar. Ama onlar da aklanmış gibi yaptılar, suçlu bulunup 2 yıldan az ceza aldıkları için yeniden demir parmaklıkların arkasına dönmediler hepsi bu. Beşiktaş taraftarları da suçlu bulunan bir yöneticinin arkasındayız mesajı vermedi. En azından Fenerbahçe gibi yapmadı bunu. Peki Beşiktaş'a neden saldırıldı? Atatürk'çü oldukları için mi?


Eğer idealist bir saldırı yapılıyor olsaydı en az zarar görenlerden olurdu Fenerbahçe. Zira sarı-lacivertliler her fırsatta Başbakan'ın ve hükümetin yanında yer almış, bunu da rakiplerine nazire yaparcasına Fenerbahçe'li Başbakanlarını bağırlarına basıp, pankartlarla destekleyerek göstermişlerdi. Suyun diğer tarafında Galatasaray taraftarları ise ezeli rakiplerinin aksine hep tepki gösterdiler hükümete ve Başbakan'a. Henüz kimsenin canı yanmamışken, Galatasaray taraftarları, Hamburg maçında stada gelen Başbakan'a yoğun ıslıkla tepki gösterdi. Ali Sami Yen Arena'nın açılışında olanlar hala hafızlarda. Bunun üzerine yapılan açıklamalar da. Mecidiyeköy'deki arazinin (Galatasaray tarafından devlete bırakılan) onda biri maliyetine yapılan Seyrantepe. Ve "Galatasaray'ın bir Allah kuruşu yok" açıklaması. Hatırlıyorsunuz değil mi? 

Böyle bir ortamda siz zevk için veya idealist sebeplerle birilerine saldırabileceğinizi düşünün? Bu şartlarda kime saldırırdınız böyle bir gücünüz olsa? Sadece biraz olsun düşünmenizi istiyorum. Çünkü sorun bize sunulana inanmak, araştırmamak, düşünmemek ve unutmak. Neredeyse Aziz Yıldırım'ı Cumhuriyet'in ikinci kurucusu yapacağız. Yahu bu adamın yönetiminde açıldı yukarıdaki pankartlar. Bu adamın döneminde yapıldı yandaş tezahüratlar. Şimdi çıkarlar çatışınca bunları yok sayıp, bunların unutulduğunu düşünüp halkın farklı duygularını sömürmek günahların en büyüğü değil mi?

Finalde Aziz Yıldırım'a son bir soru sormak istiyorum. Kendisi dün Yunus Yıldırım'ın uğursuzluğundan bahsetti. "Bu adam yokken mutluyduk" dedi. 

Rize maçını yöneten Yunus Yıldırım'ın o maç vermediği Rize'nin penaltısı için de adalet istediniz mi Sn. Yıldırım? Veya aynı maç Caner'in rakibini dövdüğü pozisyonda almadığı kırmızı kart için istediniz mi adalet? Daha çok madde sayılabilir ama ne sizi ne kendimi yoracağım.

Bu ülke işine gelince adalet isteyenlerden dolayı bu halde. Bu yüzden "üç büyükler"imiz var bizim. Onların da nelerinin büyük olduğu kabak gibi ortada...







8 Temmuz 2012 Pazar

Ben biramı içerim...



Maçın başlamasına sadece 2-3 saat kaldı, "artık çıkalım, geç kalacağız" diyorum babama. Heyecanlıyım, hayatımın ilk yurtdışı deplasmanındayım ve birkaç saat sonra 60 bin Alman'ın arasında takımımı destekleyeceğim.

Bu hikayeyi anımsadığımda ilk görüntü havaalanında beni götürecek uçağa camın arkasından baktığım kare. Sanırım o an artık gerçekleşeceğine inandım ve heyecanlanmak için serbest bıraktım kendimi. Uçağa bakıyordum. Bir de etrafımdaki taraftar profiline. Saat gece 12 olmuş. Charter uçakla gidiyorum, ancak o saate ucuz bilet bulundu. Etrafımda benden birkaç yaş büyük 30-35 yaş arasında bir profil var, çoğu çift olarak seyahat ediyorlar. O an ne kadar özendiğimi anlatamam o Galatasaray forması giyinmiş uçağa binmek için sırada olan çiftlere.

Gecenin bir yarısı, hatta sabaha birkaç saat kala Hannover'e indik, babam beni arabayla alıp Hamburg'a geçirecek. Üzerimde Galatasaray forması, acaba gümrük memuru bir puştluk yapar mı tereddütündeyim ama çıkartmadan formayı pasaportumu uzatıyorum. Şöyle bir bakıp "maç için mi geldiniz" diyor. Memnun ve oldukça net bir ifadeyle "evet" diyorum. Arkasından beklenmedik cevap geliyor Alman polisten, bıyık altından gülerek muzip bir ifadeyle "iyi şanslar diliyorum, umarım kazanırsınız."

Bir de bize derler birlik olamıyorsunuz, yok Avrupa'da Türk takımı oldu mu kim olursa olsun desteklenmeli, bakın avrupalı nasıl yapıyor bu işi diye. Bilader madem öyle neden Hannover taraftarı olan polis "Umarım kazanırsınız, iyi şanslar" dedi bana?

Uzatmadan Hamburg'a geçiyorum, sabah saat 10, uyandım ama kafa tam yerine gelmemiş, heyecan var biraz ama daha tavan yapmadı. Kalkıp birşeyler yiyorum, derken öğlen oluyor babam geliyor işten. Öğle yemeği muhabbet derken saati 4 ediyoruz. Maça 2 saat kala çıkıyoruz evden. Çıkmadan forma giyme-giymeme tartışması yaşanıyor. Sonuç olarak giyinip çıkıyorum tabi, ama önlem olarak bir yağmurluk var yanımda, ne olur ne olmaz, ilk deplasman, adama "yapma, etme" de desen anlamayacak!

Bizi stada götürecek metroyu bulduğumuzda rahatlıyorum; zira metroyu davul seslerini takip ederek buluyoruz caddeden itibaren, yeraltından gelen seslerin en yoğun olduğu bölgede merdivenlere binip metroya iniyoruz. Sonrasındaki görüntüleri ben daha Türkiye'de Arena'ya giderken metroda görmedim. Meşaleler yanmış, Almanlar kenara açılmış cep telefonlarıyla bizimkileri kaydediyorlar. Yer-gök sarı-kırmızı.

Stadın durağına vardığımızda çıkıyoruz tekrar yer üstüne, körüklü otobüslere biniyoruz son 1 km yol için, ücretsiz ring seferle metronun gidebildiği son noktadan stada taşıyorlar taraftarları.

Sene 2009, Arena falan yok, ben öyle bir stad görmemişim, görmüşüm de Barcelona'da bir iş gezisinde gördüğüm boş Nou Camp görmüşüm. Bu öyle değil, Arena yahu, dimdik tribünler 60 bin koltuk, gözlerim doluyor içeri girdiğimde, hemen fotoğraflar çekiyorum. Girerken ne üst baş araması var ne de polis. Yürüyüp giriyoruz içeri. Bu arada 60 bin dediysem öyle bizimkiler gibi değil. Versinler bir Türk'e, oraya 90.000 koltuk sığdırır, her koltukta çift kolluk var, kolluklarda sinemadaki gibi içecek için delikler var, var da var. Çok geniş oturuyorsun yani, gol falan olmazsa kimse ayağa kaldıramaz seni.




Sonra bakıyorum tribünler boş, yahu tribünler doluyken birkaç kare poz alıp oturayım diyorum, yok. Maça 10dk kaldı ancak 15bin kişi varız onun da 5bin kadarı Türkler, biziz zaten. Son 1-2 dk kala doluyor stad, yahu kaşkolumu bağladım bir içeri girdim çıktım su aldım döndüm, o kadar. Kaç dk tutar bunlar hadi en fazla 3-5 dk. Döndüğümde 1 tane boş koltuk yoktu tribünlerde. Yerimiz orta saha çizgisinde, hem de alt kat arka sıralar, locaların önü. Arkamızda da bizim kulübün locası var. Adnan Başkan, Haldun Üstünel hepsi oradalar. Golde adamlarla sevindik yahu daha ne olsun.

Keyifli başlıyor maç, iki takım da saldırıyor, ama başlarken çektiğimiz üçlü büyük özgüven veriyor bana. O güvenle bağırdıkça bağırıyorum, o rahat koltuklarda bile oturamıyorum, sürekli zıplıyorum her pozisyonda. Neticede de ilk yarının son dk.sında Lincoln'un uzaklaştırdığı topta kontraya çıkıyoruz, Ayhan kaptan atıyor golü! Böyle bir sevinç yok, böyle bir heyecan yok. En önemlisi, böyle bir keyif yok. Almanya'da Almanları eziyoruz. Yahu sanki bütün stad bizim, herkes ayakta, meşaleler, bayraklar. Bir üçlü çekiyoruz ki Hamburg inliyor, yanımdaki Almanlar'ın başları ellerinin arasında, yıkıldılar. ilk yarı bitti, keyfime diyecek yok. Ev sahibi taraftarlarla muhabbetteyim, babam ters ters bakıyor "birşey mi diyorlar, gireyim mi" bakışarı atıyor, herşey yolunda diye işaret ediyorum.




İkinci yarı başlıyor, ben sanıyorum ki cennette 45dk şeklinde geçecek, attıkça atacağız. Ama kazın ayağı öyle değil tabi, ilk 10 dk.da kırmızı kart görüyoruz, adamlar da saldırdıkça saldırıyor. Sanki etraftaki Almanlar mı çoğaldı ne? O televizyonda izleyip hayran olduğum sesler kulağımda çınlıyor. Atağa çıkıyorlar, sert şut yandan çıkıyor, aaaaa, whuuuu, uuuuu, ooooaa. Aman ne sesler, sürekli bir uğultu. Derken şahane de bir gol atıyorlar. Aman yarabbi, ne çok Alman varmış orada? Çöküyorum, ortalık inliyor. Yahu biz inletiyorduk ortalığı herkes bizdendi hani? Kulakları sağır edecek gol sevincinden sonra da marşlara başlıyorlar. Hamburg'lu fanatiklerin oturduğu kale arkasında bayraklar, pankartlar çıkıyor, ortalık savaş alanı gibi, sürekli atak yapan Hamburg, direnen bizim aslanlar. Ama o uğultular, her gol kaçtığında çıkan sesler ölene kadar çıkmayacak beynimden. Derken 2'yi yiyoruz, müthiş bir ses, eyvah yandık 5 olacak diyorum, zaten eksiğiz. Aa yememişiz, üst direk, çizgi derken uzaklaştırmışlar. Ona sevinemeden kaleciyi geçiyor Guerrero, pasını veriyor, boş kaleye şutu çizgiden çıkarıyor yine defans. Arkasından son 20dk Olic giriyor. Eyvah ki ne eyvah. Ama yok, direniyoruz, 1-1 bitiyor maç. Maçtan sonra bir süre terlemeye devam ediyorum. Kolay değil tabi.

Maç sırasındaki adamı anımsıyorum, omuzuma dokundu onların golünden birkaç dk sonra. Omuzları dikip döndüm, herşeye hazırlıklıyım. "Hakem hatalı attı Emre'yi" dedi. "Bence kırmızı kartlık pozisyon değildi. Zaten siz iyi gidiyordunuz, o kart olmasa yenerdiniz. Şimdi bile İstanbul'da turu geçeceğinize eminim" dedi. Aa, bilader sen hangi tarafı tutuyorsun? bu ne rahatlık yahu? Biraz yorumlaştık, eyvallah dedim döndüm. Maç sonunda da İstanbul için başarılar dedi, ayrıldık.

Maç çıkışı stadın önü ana baba günü, kimse gitmiyor. Neden gitmiyor bu insanlar dedim. Meğer maç sonrası otururmuş onlar. Ne kadar güzel değil mi? Bütün düşünce yapısını anlatmıyor mu bu hareket? Sonuç ne olursa olsun eğleneceğim demek değil mi bu? Herkes maç sırasında geliyor, ama maç bitiminde kalıyor orada, zaten hemen çadırlar kuruluyor. Biralar, patetesler, sosisler... Taraftarlar sohbete dalıyor stadın bahçesinde, böylelikle de yavaş yavaş dağılıyorlar, hem muhabbetlerini yapıyorlar, hem 1-2 biralarını içiyorlar. Bazıları maçın kritiğini yapıyor, bazıları da havadan sudan sohbet. İnanamıyorum, yahu 1-1 bitti maç, haftaya elenmeniz muhtemel, neden mutsuz değilsiniz?

Biz bira işini pas geçip eve dönmeye karar veriyoruz. Bir tünelden geçip otobüslere binilen yere gideceğiz. Tamam da o tünelde meydan muharebesi çıkar. Hem onlar hem biz aynı tünelden mi geçeceğiz? Yahu ortam gergin kırmızı kartlar, goller. Turu kim geçecek belli değil. Eyvah diyorum, bismillah çekip giriyorum tünele. Cep telefonumu çıkartıp başlıyorum video çekmeye, olay çıkacak ya, yakalayım bari. Bizim reislerden biri atılıp bir Alman tribün lideri kıvamlı, hacimli bir arkadaşa "öpücük için teşekkürler, bugün bir öpücük aldık, haftaya işi daha ileri götüreceğiz, İstanbul'da bitireceğiz" diyor. Hemen babamı dürtüyorum, geri çıkalım büyük mevzu var öleceğiz diye. Adam bizimkine doğru yürüyor, yaklaşıyor ve elini uzatıp selamlaşıyor samimi bir şekilde. "İyidiniz bugün, İstanbul'a pek ümidimiz yok, siz geçersiniz ama belli olmaz" diyor, gülüyor ve gidiyor.

Şok üzerine şok yaşıyorum. Nasıl bir kültürel tramvadayım anlatamam. Yahu neden kimse kavga etmiyor. Maçın sonucu neden kimsenin umurunda değil. Herkes bira içiyor gülüşüyor. Kavga eden yok, alışamadığım, hatta yadırgarıdığm düzeyde bir medeniyet var. Olanları zihnimde İstanbul'a, Mecidiyeköy'e taşıyorum, orada yaşıyorum olayları. Birsürü ölü çıkıyor, sadece yaralılarla bile kurtaramıyoruz işi.

Bu arada etrafta hala polis yok. Sadece 1-2 memur ellerinde uzun monopodlar, ucunda video kayıt cihazları ile geziyor. Döndüre döndüre 360 derece yüksek kalite görüntü alıyorlar. Birşey olsa bile müdahale etmezlermiş. Zaten yapanlar belli. Öyle yargılanma süreleri de yılları bulmuyor. Ertesi gün içeridesin, yiyorsa birine bir fiske vur bakalım. Tüm bu medeniyet ortamından kafamdaki ilkel düşüncelerle çıkıp eve geliyorum. Alışamıyorum, anlayamıyorum, ama gayret ediyorum anlamak için. Ve takdir ediyorum.

Özellikle bütün muhabbetin, içkilerin maç sonuna bırakılması şahane. Adamlar net bir şekilde ben buraya maçımı izleyemeye, spor seyretmeye ve takımımı desteklemeye geldim diyorlar. Kazanmaya değil, takımlarıyla olmaya ve futbol izlemeye geliyorlar stada. Ve diğer detaylara takılmıyorlar. O gün bu gündür hep o kafaya erişmeye çalışıyorum. Zihniyet belli, kim kazanmış kim kaybetmiş kafaya takmam, ben biramı içerim...

D.E.